Ülke :
Bölge :

Anket

Sitemizi ve Konularını Nasıl Buluyorsunuz?
 

Site Seçenekleri

Üç Haslet

İbn Abbas (r.a)’dan rivâyet edilen bir hadiste (s.a.v) Efendimiz şöyle buyuruyor: “Üç haslet, üç özellik vardır; onların üçü veyâ onlardan herhangi birisi bir insan da yoksa o insanın hiçbir ameline güvenmeyiniz!”

Birincisi: Kişiyi Allâh’ın günâhlarından men eden, takvâdır. Takvâ, Allah korkusudur demiştik daha önce de, Allâh’ın yasak kıldığı şeylerden uzak durmadır. (s.a.v) Efendimizin hayâtına baktığımız zaman zâten göreceğiz. Daha sonra gelen ve asrımızda da Resûlullâh’ın yolunda giden, Kur’ân ve sünnet yolunda giden ulemâ’nınhayatına baktığımız zaman yine göreceğiz bunları.

 

İkincisi: Hilimdir ki, huy yumuşaklığı demektir. O hâlimlik kişiye karşı saldırgan bir kimseyi durdurur. Öyle halîm selîmdir ki, saldırganları dahi yanında kuzu gibi yapar. Bunun da sayısız örnekleri vardır.

Üçüncüsü: Bir ahlâk ki, kişi o ahlâk ile insanlar arasında yaşar. Ne olur yâni bâzı şeyleri görmezsen, bazı şeyleri duymazsan, bâzı şeylere de kulağını, gözün kapatıverirsen? Eğer (s.a.v) Efendimizin hayâtını örnek alırsak ve ona tâbî olursak göreceğiz. İnsan her şeye tahammül ediyor da, nefsine dokunana tahammül edemiyor. Üstelik “İzzet-i nefsime dokundu” diyor. Nefsin de izzeti mi olurmuş ki?

Nefse izzet verildiği zaman şâha kalkacaktır, hâlbuki nefsi dizginlemek gerekmektedir. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin ve tasavvuf erbâbının da tavsiyesidir bu. (s.a.v) Efendimiz hiç öfkelenmez, gadaplanmaz değildi. Neredeydi onun gadabı?Allâh’ın emirlerine aykırı hareket edildiği zaman, ondan inhirâf edildiği zaman veyâ ondan eksiltme veyâ ondan arttırma yapılmaya çalışıldığı zaman gadaplanırdı. Yoksa kendisi için asla öfkeye kapılmamıştır. Sâdece Allah için, Allah yolunda…

Bir gün Hz. Ömer (s.a.v) Efendimizin yanına girmek için izin istiyor, giriyor. (s.a.v) Efendimizin yanında da kadınlar var. Hz. Ömer (r.a)’ın geldiğini gören kadınlar kaçışıyorlar, saklanıyorlar. (s.a.v) Efendimiz bu esnâda tebessüm etmekte, gülümsemekte. Hz. Ömer taaccüb ediyor, merâk ediyor ve soruyor: “Ey Allâh’ın Resûlü sizi güldüren nedir?”

Memnun oluyor, seviniyorlardı Allah Resûlünü tebessüm eder görünce. Efendimiz kadınların kaçıştıklarını işâret buyurdular. Çok öfkelendi, gadaplandı Hz. Ömer:

“En çok korkmaya, çekinmeye lâyık olan Allah Resûlü varken siz benden mi korkuyorsunuz? dedi.”

Sahâbiye hanımlar şöyle cevap verdiler: “Evet ey Ömer, sen Allâh’ın Resûlünden daha katı ve sertsin, bunun için senden korkuyoruz.”

(s.a.v) Efendimiz o kadar yumuşak, o kadar hâlimdi ki, hanımların her sorduğu soruyu cevaplamış, onlara anlayacakları dilde şefkâtle hitâp etmiştir.

Hz. Ali (k.v) diyor ki: “Müslüman bir kişiye şaşarım, din kardeşi bir ihtiyaç için bir araya geldiğinde o ihtiyaç sahibine yardım etmek sûretiyle, kendisini nasıl hayır ehli olarak görmüyor?”

Mîsâl de veriyor: “Yapacağı iyilikten sevap ummaz, ümit etmez, yapmadığı takdirde herhangi bir azaptan da korkmazsa, yine de güzel ahlâka acele etmesi kendisine daha uygun düşerdi. Zîrâ böyle yapması insanı kurutuluş yoluna iletir.”

Bu sözlerin ardından bir adam kalktı (demek ki bir sohbet meclisinde oldu bu konuşma):

Sen bunların böyle olduğunu Resûlullah’tan duydun mu? Ondan dinledin mi?

Hz. Ali (k.v) evet, dinledim. Hatta bundan daha hayırlısını da dinledim, şâhit oldum. Şöyle ki, Resûlullah (s.a.v)’a Tâyy kâbilesinin esirleri getirilmişti. Esirler arasından bircâriye kalktı, (s.a.v) Efendimize hitâben: “Yâ Muhâmmed ne olursun beni serbest bırak! Arap kâbilelerine gülünç olmayayım. Zirâ benim babam kâvminin efendisidir, himâyesindeki insanları korur, esîrleri bırakır, açları doyurur, yemek yedirir, selâmı yayar ve hiç bir ihtiyâç sâhibini mahzûn çevirmezdi” dedi. Sonra kendini tanıttı: “Ben, Hatem-îTaî’nin kızıyım!” dedi. O cömertliği ile meşhûrdu.

Bu sözleri işiten Allah Resûlü şu karşılığı verdi: “Ey câriye bu saydığın sıfâtlar gerçekten mü’minlerin sıfâtıdır. Bunlar müslümanda olması gereken sıfâtlardır. Eğer baban müslüman olsaydı biz ona rahmet okuyacaktık.

Ey ashâbım! Câriyeyi serbest bırakınız çünkü onun babası ahlâkların güzellerini seviyormuş. Allah Teâlâ da ahlâkların güzellerini sever.

“Allah güzeldir, güzelliği sever” buyurdu. (Tirmîzî)

İslâm Târihi başlı başına numûne-i imtisâl olan şahıslarla doludur. Hayatımızda örnek ittihâz edeceğimiz muazzam, muhteşem insanlarla doludur. Onlar ile bizim aramızdaki fark, aşılamayan mesâfe nereden kaynaklanmaktadır? Bugünün insanı kendisine her şeyi mübah görmektedir. Hâlbuki o günün insanı, Allâh’ın emirlerinden, Resûlünün gösterdiği doğrultudan inhiraf etmekten tir tir titrerlerdi. Yürekleri Allah korkusu, Allah muhabbeti, Resûlullah muhabbeti ile dolu idi. Bu son derece önemli bir husustur.

Bu esnâda Ebû Bürde (r.a) ayağa kalktı: “Ey Allâh’ın elçisi, demek Allah ahlâkların güzellerini sever ha?” dedi. Cenâb-ı Peygamber (s.a.v): “Nefsim yed-i kudretinde olan Allâh’a yemîn ederim ki, cennete ancak ahlâkı güzel olan kimseler girecektir.” (Tirmîzî) Güzel ahlâkı huy edinmeyenin hatası olabilir, günâhı olabilir. Daha önce de söylediğimiz gibi. Hatasıyla, sevâbıyla, günâhıyla, iyiliği ile kötülüğü ile insan insandır. Ama her an iyiye doğru yürür. Çünkü hadis-i peygamberî vardır: “İki günü birbirine denk olan, aldanmıştır ve ziyândadır.”

İmânın halâvetini tadamaz, kâmil mü’min olamaz. Her gün birâz daha müsbetedoğru, Allâh’ın emirlerini Resûlünün gösterdiği doğrultuda yapmaya çalışır buna meyleder, aksi yöne değil. Çünkü âyet-i kerîmede: “Bizim yolumuzda cihâd edenleri, biz elbette yollarımıza hidâyet ederiz” buyruluyor...

 

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile