|
Çok muhterem Hocamız’ı cemaatimizin bir kısmı bilir ve tanır. Bilmeyenler için de bir bilgi olsun diye hatırlatalım.
Hocamız rahmetullâhi aleyh Peygamber Efendimiz’in evlatlarından, onun mübarek sülalesinden idi. Kafkasya’ya gelmiş seyyid ailesinden idi. Kafkasya’nın eski bir hanlık merkezi olan, şimdi Azerbaycan’ın iç kısımlarında Dağıstan’ın güneyinde yer alan Nuha şehrinde dünyaya gelmiş.
Bu şehrin şimdiki adı Şeki kasabası. Ben görmedim; görenlere sordum. Hocamız’ın ailesinin yerleşmiş olduğu Bursa’ya benzeyen, ipekçilikle geçinen, dağ yamacında ahalisi tertemiz has müslüman olan güzel bir kasaba olduğunu Azerbaycan müftülüğünden bir hocaefendi anlatmıştı. “Hocamız rahmetullâhi aleyh cennetmekânın şemâili, siması, şekli nasıldı?” diye soranlara bir açıklama olsun diye söylüyorum: Çok heybetli bir kimse idi. Heybeti kadar da sevimli hoş ve güzel bir kimse idi. Herkes sevdiğini güzel görür de... Yalnız Hocamız’ın tanımadığı insanlar üzerindeki intibaı da böyleydi.
İlk defa Ankara’ya geldiği zaman, bizim evimizin sahibesi o civardaki bir kasabadan bir Anadolu hanımı yaşlı teyze geldi; bana soruyor: “Kimdi o güzel adam?” Hocamız’ı uzaktan görmüş. Anadolu tabiri ile kalbinden geçeni diliyle aynen söyleyen bir safiyet içinde; “Kimdi o güzel adam?” diye soruyor.
Hocamız rahmetullâhi aleyh biz evlatlarını zaman zaman yanında gezdirirdi. Muhtelif şehirlere gider, muhtelif camilerde namaz kılardık. Onu uzaktan görenler yanıma yanaşıp; “Kim bu zât-ı muhterem?” “Bu mübarek şahıs kim?” diye sorarlardı. Kalabalığın içinde müstesna olarak derhal dikkati çeken bir güzelliği, heybeti ve cazibesi vardı. Pembe beyaz teni, kırmızı yanakları; uzun heybetli sakalı, güleç bir yüzü vardı. Görenleri kendisine bend eden bir güzel hali vardı. Çok güzel, tesirli ve irticalen konuşurdu. Önceden hazırlanmaya ihtiyaç duymayan bir coşkunlukla konuşurdu. Bilhassa hutbeleri müthiş idi; insanı korkutan, dehşet veren çok heybetli hutbe îrâd ederdi.
Rahmetli Ali Rıza Sağman’ın ziyaretine gitmiştik. Aynı şey onun da dikkatini çekmiş; yanındakilere öyle tanıtmıştı. “Bu şahsın hocası şöyle kimseydi.” diye hutbelerdeki heybetini üzerinde durarak anlatmıştı. Hocamız hutbede, sanki bir İslâm ordusunun önündeki bir baş komutan gibi heybetli olurdu. Konuşurken, başımızı kaldırıp da yüzüne bakmaya cesaret edemeyecek kadar tesiri altına alırdı. Çok güzel mevzuları haftalarca ve bıktırmadan işlerdi. Bir konuyu ele aldı mı, üç hafta, dört hafta, beş hafta, altı hafta derinliğine işlerdi. Bendeniz kardeşiniz İlâhiyat Fakültesi’nde profesörüm, bir daire dolusu kitabım var ama kitaplarda olmayan, kitaplarda görülemeyecek olan, profesörlerin bilmediği, bilemeyeceği çok şeyi kendisinden öğrendim, dinledim. Başkaları da muhakkak görmüş, dinlemiş ve aynı kanaate gelmişlerdir.
Müridleri ve muhibleri arasında çok yüksek şahsiyetler vardı. Yurt içinden ve yurt dışından reisicumhurlar, bakanlar ziyaretine gelirlerdi.
Hocamız İstanbul’a ilk geldiği zaman, Ali Haydar Efendi hazretleri yaşlı, ayaklarında hafif felç gibi bir durum olduğu için evinden dışarı çıkamıyor. Hocamız kendisini babamla beraber ziyarete gitmiş. Merdivenden yukarıya çıkacaklar fakat merdivenin başına Ali Haydar Hocaefendi gelmiş. Ev halkı da, “Otursanız, kalkmasanız, zaten rahatsızsınız.” diyorlar. Hocamız’dan daha yaşlı bir mübarek. “Bu zâta mı kalkmayacakmışım? Bu zâta mı kalkmayacakmışım? Bu zâta mı kalkmayacakmışım?” diye tekrar tekrar söyler.
Dikkatimi çeken ziyaretlerden birisidir: Sami Efendi rahmetullâhi aleyh hazretleri 20-30 müridi ile Hocamız’ı ziyarete geldiler. Hiç konuşma olmadı. İçeriye girdiler, mindere oturdular. Hocamız köşede oturuyordu. Bütün müridler oturdu. Ben, “Bakalım ne konuşacaklar?” diye merak ediyorum. Fakat sözü hiç ağızdan dışarıya çıkartmadılar. Her halde gönülden gönüle, kimsenin anlamadığı şekilde konuştular. Ondan sonra ziyaretçiler ayrıldılar.
Hacda Arafat’a çıkılmış, Hocamız çadırda... Arkadaşlarımızdan ağabey yaşta olanlar çadırda bulunuyorlar; bizim çadır kalabalık... İki tane Pakistanlı gelmiş, çadırın kapısının önünde hürmetkâr vaziyette diz çökmüşler. Bir taraftan da bir şeyler söylüyorlarmış. O dili bilenlerden bir arkadaşın anlattığına göre şöyle diyorlarmış:
“Biz Pakistan’da gökte bir nur gördük, o nuru takip ederek hacca kadar geldik. Hacda bu nuru takip ettik, Arafat’a kadar geldik. Arafat’ta bu nuru takip ettik bu çadırın yanına kadar geldik. Bu nur bu çadırdan çıkıyor.”
O iki Pakistanlı gelmişler, Hocamızın elini öpmüşler.
Suud’dan bakanlar, kabinede görev almış kimseler, kendilerine Harem-i Şerîf’teki dairelerini vermişlerdi. Hocamız son senelerinde Kâbe-i Müşerrefe’nin olduğu o Mescidü’l-Haram’da itikaf eylemişti. Ramazan’ın dışında ve Ramazan’da, Harem-i Şerîf’in içinde, vekillere tahsis edilmiş olan dairede itikaf etmişti.
Yurt dışından müftülerden müridleri vardı. Halep müftüsü benim hatırladıklarımdan birisidir. Daha başka yerlerde de muhakkak hatırlamadığım kimseler vardır. Kendisini seven ve tanıyan milyonlarca kimse vardı.
Bizim “Baba Tahir” diye severek lakaplandırdığımız kardeşimiz;
“Hacca gittiğimiz zaman mübarek sandığım insanları simalarından anlamaya çalışır, yanlarına sokulurdum. Pakistanlı mıdır? Malezyalı mıdır? Hindistanlı mıdır? Böyle çok nurlu kimse gördüm; etrafında da herkes hürmet ediyor, elini öpüyorlar. ‘Bir Hocamız var.’ dedim. Hocamız’ın yanına getirdim. Fakat, ‘Efendim, işte bunu şurda gördüm, şöyle bir kimseymiş filan...’ derken, Hocamız, ‘Tanıyorum, tanıyorum...” dedi. Kendi aralarında öyle, sanki kırk yıllık aşina gibi konuştular...” diye hayretle anlatıyordu. “Nereden tanışıyorsa?! Evliyâ divanından mı tanışıyor?” demek istiyordu.
Geçtiğimiz anmalarda, bu ilmin ehemmiyeti ve şer’î ilimler arasındaki mevkiinin kıymeti anlaşılsın, o hususta bilgiler tazelensin diye bir “Tasavvuf Sempozyumu” yaptık.
Onun mânevî makamı hakkında rüyalarda işaretler gören, mertebesinin yüksek olduğu rüyada kendisine bildirilen; işte kutbu’l-aktâbdır, gavs-ı âzamdır diye rüyada bildirildiğini nakleden kardeşlerimiz var. O mânevî hayatın incelikleri... Tabii oralara girmek istemiyoruz; girsek de esrardandır.
Hocamız rahmetullâhi aleyh 1980 yılında haccı yapmış ve bir hafta sonra o tertemiz hali ile yatakta hasta olarak geldiler. Âhirete bir perşembe günü öğleden önce irtihal eylediler. Kabri de Süleymaniye Camii’nin önünde Kânûnî Süleyman Han’ın türbesinin az ilerisindedir. O türbenin kenarında Gümüşhaneli tekkesine ismini vermiş olan mübarek Ahmed Ziyaeddin Efendi var; Valide Hatun’la beraber orada medfunlar. Az ilerisinde de Hocamız’ın kendisinden ilk defa tasavvuf dersini aldığı Ömer Ziyaeddin hazretleri var. Hususi notlarını yazdığı hatıra defterinde bir yaz ayında nasıl gidip ona intisap ettiğini yazıyor. O hocası yakınında, kendisinin yanında tasavvufî terbiyesini gördüğü, halvetler çıkardığı Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi hazretleri de az ileride bulunmakta. Hocamızın yatışı itibariyle durumu her ikisinin kabrinden kıbleye göre biraz daha geride... Fakat her ikisinden de biraz daha yukarı tarafta...
Vefat ettiği gün perşembe idi. Cuma günü cenaze namazı kılındı. Süleymaniye camii doldu. Ben biraz erken geldiğim için ön taraftan dışarıya çıkma imkânı bulamadım. O kadar izdihamlı idi. Neredeyse kabrin yanına giremeyecektim. “Damadıyım” deyince ancak polisler kapıyı açtılar; kapıdan kabristan tarafına geçip başına gelebildim. Cenaze namazı ta Esnaf hastanesinin yanına kadar devam ediyordu. Şehzadebaşı’nda trafik aksamıştı. Duyan uçakla, otomobille gelmiş ve cenaze namazında bulunmaya gayret etmişti. Ayrıca haber verdiler ki Mekke-i Mükerreme’de, gıyabında oradaki sevenleri gıyabî cenaze namazı kılmışlar. Kuveyt’te sevenleri gıyabında cenaze namazı kılmışlar. Sevgisi yurdun içine dışına, her tarafa yayılmış bir kimse idi. Tabii tasavvufun kıymetini bilenler var, kıymetinden habersiz olanlar var, tenkit edenler var.
Hocamız cennetmekân hazretleri bu kadar geniş bir muhib ve kendisine bağlı bu kadar geniş bir daire tesis etmiş olmasının yanı sıra, başka kimselerde rastlanılmayacak, ibret alınacak bir takım vasıfları da olan bir kimsedir. Balkanlar’ın ve Türkiye’nin en büyük motor fabrikasını ilk önce o kurdurmuştur. Onun dizi dibinde, onun işaretleri ile ve bu kadar büyük çapta yani teknik bir iş aslında, dinî bir iş değil ama nasıl Kur’ân-ı Kerîm’de düşmanlar için her çeşit gücün kuvvetin hazırlanması âyet-i kerîmede emredilmişse, nasıl Peygamber Efendimiz hazretleri;
el-Mü’minü’l-kaviyyü hayrün ve ehabbu ila’llâhi mine’l-mü’mini’d-daîf.
“Kuvvetli müslüman zayıf müslümandan daha hayırlıdır.”1 Her ikisi de hayırlı olmakla beraber hem daha hayırlıdır hem de Allah onu daha çok sever. Allah indinde daha sevgilidir, buyurduğu için sadece tasavvufî bir çalışma ile kalmamış aynı zamanda bu çeşit sosyal, teknik, ekonomik çalışmalarda da bulunmuştur. Bir çok teşebbüs başlatmış bir kimsedir. Bu bakımdan Balkanlar’ın Türkiye ve diğer devletler dahil en büyük motor fabrikasını kurdurmuştu.
Sosyal hayatta pasif bir şekilde yalnız ibadetle meşgul olmayıp aynı zamanda sosyal hayatın tanzimi, cemiyetin yükselmesi için politika tarafına yani devletin iyi insanlar tarafından yönetilmesi tarafına da işareti ve himmeti olduğundan, o sahada da çalışmalar yapılmıştır.
Bugün de onun işareti ile nice tesisleri açıyoruz. Bir hastanemiz olsun diye işaret etmiş, o hastanenin bir çekirdeği olan bir tesisi bugün açtık.
Böylece şu noktaya işaret etmek istiyorum ki; dervişlik ve tasavvuf için “Bir kenara çekilip terk-i dünya eyleyip, dünya ile meşgul olmamak, pasif kalmak, bu sebepten dolayı da zararlı olmak, başkasının sırtından geçinmektir.” gibi tenkitler yapılıyor. Hocamız rahmetullâhi aleyh bunun doğru olmadığının müşahhas misalidir. Evet böyle bir arif idi. Mânevî makamı böyle yüksek idi. Şânı şöhreti cihanın her tarafına yayılmıştı. Memleketin içinden dışından nice halifeleri, nice muhibbânı vardı. Ama bir taraftan da hayat için lüzumlu, İslâm’ın kuvvetlenmesi için gerekli, müslümanların saadeti ve selameti için lazım olan her işte de önder idi. Onları yaptıran, fiilen yapan ve bunlar için gerekli zemini tesis eden, ettiren bir kimse idi. Hayatı, tasavvufun ne kadar güzel olduğunu gösteren ve tasavvufa yapılan tenkitlerin hepsine müşahhas bir cevap mahiyetinde olan bir kimse idi. Hayatında binlerce kerametleri zahir ve bahir idi. Her sözü hikmetli, her hâli kerametli bir müstesna kimse idi. Birkaç tanesini ben şöylece anlatayım:
Komşularımızdan birileri Ankara’da ziyaretine geliyorlar. Sarımsaklı yemekler yedikleri için çekine çekine geliyorlar. Hocamızı sevdikleri için ziyaret edecekler, üstelik bir tanesi bir başka şeyh efendiye bağlı fakat seviyorlar. Daha kapıdan girerken elinde bir kitap açmış, “Bakın, bu kitapta sarımsağın vücuda ne kadar faydası olduğu, tansiyonu tanzim ettiği, antiseptik olduğu, mikropları öldürdüğünü yazıyor...” diye hemen işaret etmiş.
Bendeniz de bir gün Ankara’dan geliyorum; tek başıma otobüse bindim. Otobüste aklıma bir ilahi geliyor. Sözleri şöyle;
Gönül âyînesin sûfî
Eğer kılar isen sâfî
Açılır sana bir kapı
Ayân olur cemâlullah.2
“Ey sûfî! Ey derviş! Gönül aynasını paslardan siler, temizlersen; gönlün tertemiz olursa o zaman sana bir mânevî kapı açılır ve cemâlullahı gönlün ile müşahede edersin.” mânasına bir ilahi. Sözü de, sedası da, bestesi de güzel. Ben otobüse bindim, içim bunu söylüyor. Uyuyorum, uyanıyorum içim bunu söylüyor. Dikkatimi çekti. “Benim zihnim niçin buna takıldı?” dedim. “Biraz da başka ilahi söyleyeyim, başka konularla meşgul olayım.” diye kendimi zorluyorum. Başka konulara geçiyorum, onlar üzerinde tekrarlarda bulunuyorum ama biraz sonra yine bu konu önüme geliyor. Bütün gece, yol boyunca, Ankara’dan İstanbul’a kadar içim bunu söyledi. Sonra Topkapı’ya geldim. Sabah vakti namazı orada terminalde kıldım. Dolmuşa atladım İskenderpaşa’ya geliyorum, içim yine bunu söylüyor. İçeri girdim Hocamız işrak namazını kılmışlar, camiden yeni gelmiş köşesine oturmuş. Şöyle heybetli bir tarzda otururdu. Avluya bakan odada minderin üstünde sarığını arkaya doğru attırmış, yüzü güneş gibi pırıl pırıl nurlu, mütebessim... ş geldin!” dedi. Halimizi hatırımızı, kızlarını torunlarını sordu. Ben cevap verdim. “Bak ne güzel söylemiş değil mi?” dedi. Elinin yanında duvar rafı vardı. Duvar rafında telefon dururdu, başka bir şey de durmazdı. Oradan matbu olmayan, el yazması bir kitabı aldı, bir sayfayı açtı. “Bak ne güzel söylemiş, al.” dedi. Kitabı bana verdi, ben de aldım baktım. Ankara’dan beri söylediğim ilahi orada yazılı.
Gönül âyînesin sûfî
Eğer kılar isen sâfî
Açılır sana bir kapı
Ayân olur cemâlullah.
Beni tesiri altına almış, oradan beri onu söylettiriyor, sonra elime tutuşturuyor. Ondan sonra kitapları bana intikal etti. Kütüphanesi bende ama o kitabı aradım o kitap kütüphanesinde yok. Nereden getirdi? Keramet yoluyla nasıl bana gösterdi? Sonra nereye gönderdi? Onu bilmiyorum ama böyle.
Birisi camide çıkıyor, aklından bir şey geçiriyor; şöyle döner onun cevabını verir. Böyle bir hali vardı. Allahu Teâlâ hazretlerinin lütfuyla, keremiyle bu gibi haller kendisine ikram olunmuş bir kimse idi.
Serâpâ zikir idi. Seyahatlerimde aynı odada yattığımız oldu. Başka zaman cesaret edemem tabii, kendisinin odası vardır, utanırım ama seyahattir diye aynı odayı paylaştığımız oldu. Derin uykuda iken, mışıl mışıl uyurken, uykusunun en derin yerinde iken kendisinden muntazaman “Allah, Allah, Allah, Allah...” diye zikir sedasının geldiğini bilirim. Uykuda ve uyanıklıkta, gecesinde ve gündüzünde, demek ki tepeden tırnağa zahirden batına böyle çok zikirle meşgul olmasından serâpâ zikir haline gelmiş bir kimse idi.
Şimdi Avrupalılar İslâm’ı anlasalar ki anlayanları müslüman oluyor. Ama menfaati bozulacak olanlar veyahut liyakati olmayanlar İslâm’ın kıymetini anlamıyor. Müslümanlığa, hidayete layık olmayanlara Allah bunun kıymetini bildirmiyor. Onu da anlıyorum. Çünkü hidayet Allah’ın bir insana vereceği en kıymetli ikram. Bir insan hidayete erdi mi cennete girecek. Allah sevmediği kimselere; zalimlere, kâfirlere, fasıklara, günahkârlara da bu güzel ikramı vermiyor.
Vallâhu lâ yehdi’l-kavme’z-zâlimîn.
“Zalimlere Allah hidayet vermez.”3
Vallâhu lâ yehdi’l-kavme’l-fâsikîn.
“Fasıklara Allah hidayet vermez.”4
İslâm’ın kıymetini anlayan anlıyor. Fakat anlamayan da İslâm’ın aleyhinde. Her halde yediği haramlardan, işlediği zulüm ve günahlardan dolayı İslâm’ın nurunu göremediği, kör olduğu için aleyhinde konuşuyor. “İslâm kılıç diniymiş, kılıçla yani zorla zorbalıkla yayılmış!” gibi sözler söylüyorlar. İslâm tarihinin çıkışını, Peygamber Efendimiz hazretlerinin hayatını düşünelim.
Peygamber Efendimiz İslâm’ı nasıl getirdi? Elinde kılıç mı vardı? Kılıç mı çekti? Mekke-i Mükerreme’de nasıl yaşadı? Nasıl ilk başta müşrikler kendisine hakaret ettiler? Nasıl müslümanları işkenceye maruz tuttular? Nasıl bazılarını şehit ettiler? Nasıl Peygamber Efendimiz’i Mekke-i Mükerreme’den hicret etmeye mecbur ettiler?
Allah’ın hikmeti var ama zalimlerin de zulmü ve baskısı dolayısı ile hicret oldu.
Medine-i Münevvere’de yine rahat bırakmadılar. Medine-i Münevvere’ye ordular gönderip tazyikler yaparak müslümanlara eza ve cefa ettiler. Peygamber Efendimiz’in peygamberliğini duyduktan sonra büyük devletler ordu toplayıp Tebük’e kadar geldi, müslümanlarla çarpıştılar. Çoğunu şehit ettiler, pek azı Medine-i Münevvere’ye döndü. Bunların hepsi biliniyor. Nasıl Haçlı orduları geldikleri zaman Kudüs’te 70.000 kadın, erkek, çocuk demeden ahaliyi kestiler? Yollarda nasıl zulümler yaptılar? Bunların hepsi biliniyor.
Demek ki aslında İslâm’ın özünde sevgi var muhabbet var. İslâm sevgi dini, mazlumiyet dini, merhamet dini fakat karşı taraf bu baskıları, hücumları, zulümleri artırdığı zaman onların zulmüne karşılık vermek ve savunmak mecburiyeti hasıl olmuş. Bu sevgi dini en başta;
Yuhibbuhum ve yuhibbûneh.
“Allah’ın kulları sevmesi ve kulların Allahu Teâlâ hazretlerini sevmesi.”5 Başta Allah sevgisi tezahür ediyor ama bu sevginin iki istikameti var: Önce Allah’tan kullarına sevgi, sonra kulların gönlünde Allahu Teâlâ hazretlerine karşı aşkullah, muhabbetullah ateşinin yanması, O’na karşı sevginin belirmesi.
Allah kullarını ne zaman seviyor? Allahu Teâlâ hazretleri kullarını kendisine itaat ettiği, ibadet ettiği, kendisini zikrettiği zaman seviyor. Ondan sonra o sevgiden kulun gönlünde Allah’a karşı muhabbet hasıl oluyor ve müslümanlık ilerledikçe, iman kuvvetlendikçe, kul terakki ettikçe Allahu Teâlâ hazretlerine karşı sevgisi ziyadeleşiyor. Her yaptığı iş Allah rızası için olmaya başlıyor. Allah için almak, Allah için vermek, Allah için kızmak, Allah için sevmek derecesine geliyor. Allah’ı sevmek böylece dinin esası, temeli, aslı ve direği oluyor.
Allah’ın sevgisi de birçok sevgileri beraberinde kulun gönlüne getiriyor. O sevgilerden birisi Allahu Teâlâ hazretlerinin elçisini, gönderdiği Resûlü’nü, vazifeli kulunu sevmek. Allah’ın elçisi olduğu için sevmek. Allah sevmiş olduğu için sevmek. Allah güzel sıfatlarla tavsif etmiş olduğu için, güzel ahlâk ile mütehallik eylemiş olduğu için sevmek. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerini sevmek de buradan oluyor.
Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bunun gerekliliğini sahih hadîs-i şerîflerle şöyle ifade ediyor:
Vellezî nefsî bi-yedihî lâ yu’minu ehadüküm hattâ ekûne ehabbe ileyhi min vâlidihî ve veledihî ve’n-nâsi ecmaîn.
“Şu canım, nefsim kudreti elinde olan Rabbım’a Allaha yeminler olsun ki sizden biriniz iman etmiş olmaz; yanında ben babasından da daha sevgili olmadıkça, ben evladından da daha sevgili olmadıkça, ben bütün diğer insanlardan da daha sevgili olmadıkça...”6 O kişi bu sevgiyi bu hale getirmiş seviyeye gelmedikten sonra hakiki mü’min olmaz, imanı kâmil olmaz. İmanın tadını tam manası ile tatmış, imanı kalbine tam yerleştirmiş olmaz, demiş oluyor.
Demek ki Allah celle celâlüh hazretlerini elbette seveceğiz. Çünkü Yaradanımız’dır, her nimetimiz O’ndandır, varlığımız O’ndandır. Şairin dediği gibi;
Vücûd cûd-u İlâhî
Hayât bahş-i kadîm.
Varlığınız Allah’ın cömertliğinin bir icabı, hayat da O’nun lütfu. Hayatın içindeki nimetler O’nun ikramı. Elbette o Allah’ın sevgisi, o nimetleri veren mün’im-i hakikîye olan sevgi. Tabii onun neticesi olarak Allah’ın sevdiği, güzel sıfatlarla bezediği, Resûlullah’ı sevmek... O da âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfler ile dinimizin esası olduğu bildirilmiş bir muhabbet şubesi.
İslâm muhabbet dinidir, aşk dinidir, sevgi dinidir. Önce Allah’a, Resûlullah’a, Resûlullah’ın yeryüzünde hayatından sonra makamına varis kıldığı, ulûmuna varis kıldığı alimlere...
el-Ulemâu veresetü’l-enbiyâ.7
Hadîs-i şerîfinde bildirildiği gibi mürşitler, Kur’ân-ı Kerîm’de, hadîs-i şerîflerde anlatılan alim; coğrafya, tarih, fizik, kimya bilen değil. Allahu Teâlâ hazretlerini, Resûlullah’ı, Kur’an’ı, dini, dünyayı, âhireti, hayrı, şerri, Allah’ın sevgisi yollarını, gazabına uğrayacak sebepleri bilen kimse demektir. O ulemâ yani mürşitleri sevmek de Resûlullah’ı sevmenin, Allah’ı sevmenin gereği. Nasıl Resûlullah Efendimiz’i “Allah’ın Habibi, Allah’ın Resûlü” diye, “O’nun gönderdiği mübarek insan” diye seviyorsak, onun varisleri olan mürşidîn-i kirâmı, ulemâ-i muhakkıkîni, meşâyih-i vâsılînimizi de o sevginin tabii bir devamı olarak seviyoruz.
İşte Hocamız’ı sevmemizin temeli bu, gerekçesi bu. Resûlullah’ın vekili olduğu için mürşitlerimiz, hocalarımız, ulemâ-i âmilînimiz, ulemâ-i râsihînimiz; hadîs-i şerîfte “akrauhum” diye bildirilen, Kur’ân-ı Kerîm’i en iyi bilen, en çok okuyan, en iyi nüfuz etmiş kimseler olarak ondan dolayı seviyoruz. Allahu Teâlâ hazretlerinin rahmeti, ikramâtı, ihsanâtı üzerlerinde daim olsun. Kabirleri pür-nûr olsun. Allahu Teâlâ hazretleri kabir istirahatlerini müzdâd eylesin. Nurlarını, sürurlarını ziyade eylesin.
Bir insanın âhirette ruhunu şâd etmek için yapılacak şeyler, Allah’ın rızasına uygun faaliyetler onun niyetine yapılırsa onun ruhu şâd olur. Peygamber Efendimiz hazretleri buyuruyor ki:
“Kişilerin yapmış olduğu ameller Allahu Teâlâ hazretlerinin divânına pazartesi ve perşembe günleri, bunlar şunları işlediler, şu sevaplı, şu günahlı işleri yaptılar diye çıkartılır, arz olunur.”
Cuma günleri de âhirete göçmüş olan büyüklerine arz olunur. “Geride kalan evlatların, yakınların şunları yaptılar, şu sevaplı işleri işlediler veya şu hataları yaptılar.” diye. Eğer geride kalanlar sevaplı işler yapmışsa onların nurları kabirlerinde artar, sürurları, sevinçleri ziyadeleşir. Eğer geride kalanlar, onların yakınları, evlatları hatalı işler yapmışlarsa o zaman da onlar üzülürler, ezalanırlar.
Peygamber Efendimiz böyle günah işleyen kimselere;
“Allah’tan korkun. Kabirde mevtanızı ezalandırmayın.” buyurmuş.8
O bakımdan, bir insanın vefat etmesi ile işi bitiyor, defteri kapanıyor ama bazı insanların defterleri kapanmıyor, sevapları yazılmaya devam ediyor. Hatta bazı kimselerin de günahları yazılmaya devam ediyor.
Eğer bir insan arkasından kendisine dua edecek hayırlı evlat bırakmışsa onun defterine sevaplar yazılıyor.
Eğer bir insan arkasında faydalanılan bir ilim bırakmışsa onun sevabı devam ediyor.
Eğer bir insan arkasında sadaka-i câriyeler bırakmışsa yani kulların ondan istifadesi devam eden yapılmış hayrât u hasenât sahibi ise onlardan istifade edildiği müddetçe o kimsenin sevapları yazılmaya devam ediyor.
İyi bir çığır açmışsa, açtığı çığırda yürüyenlerin sevapları kadar onların sevaplarından birşey eksilmeden o mübareğin ruhuna sevaplar gönderiliyor, ruhu şâd oluyor, defterine yazılıyor.
Kötü çığır açanlara da tabii kötülükler gider, o ayrı mesele.
Bizler Hocamız rahmetullâhi aleyh cennetmekânın evlatlarıyız. Nasıl ki bir mürşid-i kâmil, insana babasından anasından daha yakınsa; nasıl sahabe-i kirâma Peygamber Efendimiz analarından babalarından yakın idiyse; yolda olan evlat yani mânevî evlat, derviş de yolda olmayan nesep erbabından önde gelir. Diyelim ki bir mürşidin bir oğlu olsa ama babasının yolundan gitmiyor olsa, Hz. Nuh’un oğlu babasına iman getirmemiş, “Gel evladım, gemiye gir.” dediği zaman âsî olmuş, peygamberliğini kabul etmemiş. Karısı Hz. Nuh’a iman etmemiş, zalimlerden olmuş. Hz. Lut’un karısı da aynı şekilde âsî olmuş. Tamam, âsî olursa onun kıymeti yok. Ama onun yolunda yürüyen ötekiler onun evlatlarıdır. Biz de Hocamız’ın bu muhibbân, bu dervişân, bu evlatlarıyız. Tabii okuduğumuz hatimler, çektiğimiz tesbihât, tehlilât, salavât-ı şerîfeleri elbette hem onun ruhu için okuyoruz, hem de onun ruhu için okumasak bile onun evladı olduğumuz, terbiyesi ile yetişmiş olduğumuz için bizim sevaplarımızın bir misli biz bağışlasak da bağışlamasak da ona gidiyor. Yani milyonlarca milyarlarca müridinin yapmış olduğu âmâl-i sâlihanın misli Hocamız’ın defterine yazılıyor; hadîsi şerîflerde müjdelendiği üzere.
Ayrıca kurmuş olduğu sosyal müeseseler, daha başka emrettiği vakıflar ve diğer hayrât u hasenâtın sevapları da kabrine gönderiliyor; Allah tarafından defter-i âmâline yazılıyor. Arkasında bırakmış olduğu ilim kitapları, yetiştirdiği dervişler, halifeler, irfana vasıl olmuş olan kimseler tabii bu ilimler de başkalarına anlatıldıkça Hocamız’ın kabrine sevaplar yağıyor.
Bütün bunlardan anlaşılıyor ki Hocamız’ın kabr-i şerîfine ne kadar sevapların her gün nasıl melekler tarafından getirilip defterine yazıldığını, bu feyizlerin, –seneler geçmesine rağmen– bu muhabbetin, bu coşkunluğun neler olduğunu oradan anlayabilirsiniz.
Kardeşimiz, “Hocamız’ın ibadetleri devamlı mıydı? Bize ibadetler için neler tavsiye ederdi?” diye soruyor. Tabii bunun geniş cevabı Hocamız’ın Tasavvufî Ahlâk, Mü’minlere Vaazlar, Hadislerle Nasihatler, Ana Baba Hakları, Nefsin Terbiyesi kitabında vardır. Ama Hocamız’ın başlıca ibadetlerini söylememiz gerekirse, başka yerlerde görmediğim, başka camilerde sizin de pek görmediğiniz sabah namazından sonra işrak vaktine kadar oturmak ibadetini başta söyleyebiliriz. İmam Ebû Dâvûd’un, İmam Tirmizî’nin hadis kitabından ve daha başka kaynaklardan altı, yedi tane hadîs-i şerîf söyleyebilirim. Peygamber Efendimiz’in sabah namazından sonra oturup zikrullahla meşgul olmayı sevdiğini ve bizlere bunu tavsiye ettiğini bu hadîs-i şerîfler bildiriyor. Bir hadîsi şerîfte böyle sabah namazından sonra oturup zikirle, evradla, dua ile meşgul olanın o gün bir hac ve umre sevabı kazanacağı bildirilmiş.9 Bir başka hadîs-i şerîfte rızkının çok olacağı, âfâkı dolaşıp rızık aramasından daha bol rızıklara mazhar olacağı bildirilmiş.10 Evet öyledir. Gökten yağarcasına rızıklar bol oluyor. Daha başka mânevî faydaları olduğu belirtilmiş. Bu sünnet-i seniye her halde pek çok yerde yapılmıyordu ama Hocamız’ın özellikle üzerinde durduğu ve ısrarla yaptığı ve bize de tavsiye ettiği ibadetlerden birisidir. Ben de, âcizâne bu soru sorulunca ilk önce onu tavsiye ederim. Sabah namazından sonra durumunuzu ayarlayın, camiden çıkmayın, güneş doğup yarım saat geçinceye kadar, işrak namazı vaktine kadar ibadetle, Kur’an’la, ilimle, irfanla meşgul olun, kalkıp iki rekat İşrak namazınızı kılın ve bu sevapları kaçırmayın.
Hocamız bunun dışında, sabahla öğle arasında Duha namazını; akşam namazından sonra Evvabîn namazını tavsiye ederdi. O da günahların affına sebeptir. Gece yatarken taze abdest alıp dört rekat namaz kılmayı çok tavsiye ederdi. Bunu da ben aynen size ısrarla intikal ettirmek istiyorum. Yatarken abdestsiz yatmayın. Abdest alın, varsa bile abdestinizi tazeleyerek, yenileyerek abdest alın dört rekat namaz kılın, abdestli yatın. Çünkü bu da bütün gece ibadet etmiş kadar sevap kazanmaya sebep olacak.
Demek ki gece yatarken böyle yatarsanız, sabah namazından sonra işrak vaktine kadar böyle beklerseniz, geceniz gündüzünüz muazzam ibadetler ile hac ve umreler yapmış gibi, bütün gece uyumamış ibadet etmiş gibi sevaplı geçecek.
Bir de Hocamız Teheccüd namazına kalkardı. Hatta Teheccüd namazından sonra uyumazdı. Geceleyin kalkar ibadete başlardı, sabah namazına kadar devam ederdi. Biz bunun inceliklerini bilemezdik. Nelerle, nasıl meşgul olduğunu bilemezdik ama mânevî mertebelerin çoğunun o ibadetlerle kazanıldığını şöyle elimle tutmuş gibi size ısrarla söyleyebilirim. Onun için Teheccüd namazını tavsiye ederim. Uykunuzu bölüp Kur’ân-ı Kerîm’de de bildirilen;
Ve mine’l-leyli fe-tehecced bihî nâfileten lek asâ en-yeb’aseke rabbuke makâmen mahmûdâ.11
âyet-i kerîmesinde Efendimiz’e tavsiye edilmiş olan o namazı ben de tavsiye ederim. Kardeşime teşekkür ederim ki “Hangi ibadetleri severdi?” diye sordu. Demek ki İşrak namazını severdi, tavsiye ederdi; Duha namazını severdi, tavsiye ederdi; Evvabîn namazını severdi, tavsiye ederdi; gece yatarken abdest alıp dört rekat namaz kılıp yatmayı tavsiye ederdi, severdi; Teheccüd namazını çok sever ve çok uygulardı. Pazartesi-perşembe oruçlarına riayet etmeyi tavsiye ederdi. O oruçları tutun, o namazları kılın, o sevaplara siz de nail olun.
13 Kasım 1992 - Süleymaniye İSTANBUL
DİPNOTLAR
1 Ebû Hureyre radıyallahu anh’den nakledilen rivayet için bk. Müslim, “Kader”, 34; Nesâî, es-Sünenü’l-kübrâ, VI, 159, hadis no: 10457; İbni Mâce, “İftitah”, 10, hadis no: 79; “Zühd”, 14, hadis no: 4168; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 366, hadis no: 8777, II, 370, hadis no: 8815; İbni Hibbân, XIII, 28, hadis no: 5721, XIII, 29, hadis no: 5722; Ebû Ya’lâ, XI, 24, hadis no: 6251; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, X, 89, hadis no: 19960.
2 Şems-i Tebrîzî’ye nisbet edilen bu manzumenin geniş bir şerhi için bk. Vahdet Aynasında, s. 103-127.
3 /Bakara, 258; 3/Âl-i İmrân, 86; 9/Tevbe, 19, 109; 61/Saf, 7; 62/Cuma, 5.
4 /Mâide, 108; 9/Tevbe, 24, 80; 61/Saf, 5.
5 /Mâide, 54.
Prof.Dr.Mahmud Es'ad Coşan(Rh.a.)
www.iskenderpasa.com
|