Anket
Son Eklenenler
| Hocaefendi Güneş Gibi Parlıyordu |
|
Cevat Akşit, Mehmed Zahid Kotku Hazretlerini anlatıyor;Hocaefendi'yi Zeyrek'teki... Ümmügülsüm Camii'ne müezzin olarak tayin edildiğimde,
(1956) tanıdım. Hocam sanki güneş gibi parlıyordu. Elini öptüm. Hocaefendi bir daha elimi bırakmadı. "Sağda-solda dolaşma. Seni bana emanet ettiler" dedi Bugün Mehmed Zahid Kotku Hazretlerinin vefatının 30. yılı. O'nu rahmetle anıyor ve hasretle arıyoruz. Aralarında Cumhurbaşkanı, Başbakanlar, bakanlar, üniversite profesörleri gibi Türkiye'nin kalkınmasında emeği geçen insanları yetiştiren ve "Görünmeyen Üniversite" olarak isimlendirilen Mehmed Zahid Kotku hazretlerini anlatan ve O'nun icazetli talebesi olan Prof. Dr. Cevat Akşit diyor ki: "Benim babam vefat etmişti, Onun da iki kızı var, bir oğlu yoktu. Hocaefendi'nin hem müezzini, hem de manevi oğlu oldum. O'nu dinledim ve hep kazandım." Denizli Yatağan'da 1000 kişiye ders veren müderris dedesinin el yazması tasavvufi notlarını sadeleştirirken ziyaret ettiğimiz ekranların sevilen Hocası Prof. Dr. Cevat Akşit, Fatih Zeyrek'te Ümmügülsüm Camii'nde müezzin olarak tanıdığı hocası Mehmed Zahid Koktu hazretlerini şöyle anlatıyor: "Hocamın ismi Mehmed Zâhid, soyismi Kotku idi. Babası ona: "Oğlum Mehemmed!" diye hitap edermiş. Soyadının "mütevâzi" manasına geldiği nüfus cüzdanının başına not edilmiş. Hocam, 1897 yılında Bursa'da, kale içinde, Türkmenzâde Çıkmazı'ndaki baba evinde dünyaya gelmiş. Babası İbrahim Efendi ile annesi Sabire Hanım, Bursa'ya Kafkasya'dan hicret eden Müslümanlardan. Babası, Hamza Bey Medresesi'nde okumuş, muhtelif yerlerde imamlık yapmış, Peygamber Efendimizin sülâlesinden bir Seyyid'dir; 1929'da 76 yaşında Bursa'nın İzvat Köyü'nde vefat etmiş ve oraya defnolunmuş. Annesi Sabire Hanım, hocam 3 yaşında iken vefat etmiş. Birinci dünya harbinde yıllarca askerlik Hocaefendi ilk mektebi Oruç Bey İbtidaisinde okuyor, Maksem'deki İdadiye devam ediyor. Sonra Bursa Sanat Mektebi'ne giriyor. Bu esnada Birinci Cihan Harbi patlıyor ve 18 yaşında askere çağrılıyor. Çeşitli cephelerde senelerce çarpışıyor. Harpte çok tehlikeli günler yaşıyor ve hastalıklar atlatıyor. Ordunun Suriye'den çekilmesinden sonra, İstanbul'a dönüyor ve İstanbul'da yazıcı olarak vazifeye devam ediyor. Ayasofya'dan Gümüşhanevi dergahına... Dedesi ve babası tasavvuf ehli. Hocaefendi, bir Cuma Ayasofya camii'nde namazı edadan sonra, Gümüşhanevi Tekkesi'ne gidiyor. Şeyh Ömer Ziyâeddin Efendi'ye intisâb ediyor. Onun vefatından sonra Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi'den manevi tahsile devam ediyor. 27 yaşında icazetnâme alıyor. Bu arada hafızlığını tamamlıyor. Hocasının işaretiyle kasaba ve köylerde dini hizmete başlıyor. Tekkeler kapatılınca, Bursa'ya dönüyor ve evleniyor. 1929'da vefat eden babasının yerine Bursa'nın İzvat köyünde 15-16 sene kadar imamlıktan sonra Üftade Cami-i Şerifi'nin imam-hatipliğine tayin ediliyor. Şehirde hisar içindeki baba evine yerleşiyor. Burada 1946'dan 1952'ye kadar hizmet ediyor. 1952'nin Aralık ayında Gümüşhaneli Dergâhı postnişini ve eski tekke arkadaşı Kazanlı Abdülaziz Bekkine'nin vefatı üzerine, İstanbul'a tayin ediliyor. Fatih-Zeyrek'te Ümmü Gülsüm Mescidi'nde vazifeye başlıyor. Hocaefendi'yi Zeyrek'teki Ümmügülsüm camiine müezzin olarak tayin edildiğimde, (1956) tanıdım. Hocam sanki güneş gibi parlıyordu. Elini öptüm. Hocaefendi bir daha elimi bırakmadı. "Sağda-solda dolaşma. Seni bana emanet ettiler" dedi. Artık Hocaefendi benim manevi babamdı. Ben de onun manevi oğluydum. Benim babam vefat etmiş, Hocaefendi'nin de oğlu yoktu. Valide hanımın bana çok emeği geçti. Çamaşırımı yıkadı, yemeğimi pişirdi. Gelen misafirlere sofra kurulacaksa ben kurardım. Çarşı pazara ben giderdim. 1958'de Hocaefendi Fatih İskenderpaşa Camii Şerifi'ne tayin edildi ve vefatına kadar bu vazifede kaldı. Ben de Hocaefendi'nin yerine Ümmügülsüm Camii'ne imam tayin edildim. 40 kişiye bir karpuz Bursa'da Zühtü efendi vardı. Hocaefendi ile O'nun misafiri olduk. Hocaefendi sevdiği için bir tane de karpuz aldım. Hanıma, "Bunu doğra ve servis yap" dedim. Hanım bana bir çıkıştı ki: "Efendi sen deli misin? Bu bir tane karpuz kime yetecek? Oda misafir doldu" dedi. Gerçekten odaya girdim ki oturacak yer yok. Dört tane sofra kurduk. Her sofraya bir tabak karpuz koydum. Bir tabakta da Hocaefendi'ye sundum. O bir parça karpuz aldı ve bana "Mustafa bu tabaktakileri, diğer tabaklara böl. Ben fazla yemeyeceğim" dedi. Ben de emrini yerine getirdim. Sonra hanıma dedim ki: "Seni görüyor musun, seni, Hocaefendi belki de senin sesini duydu da karpuz yemedi." Hanım dedi ki: "Mümkün değil. Çünkü mutfakla salon arasında tam 3 tane oda vardı." Bu milletin mayası Müslüman Biz Hocaefendi'nin de himmetiyle Sakarya üniversitesindeyiz. Ben Ticaret Hukuku Doçentiyim. Okulda ders anlatırken Allah bile demiyoruz. Yalnız biz namaz kılınca, üniversitenin büyük mescidi her vakit 3 defa dolup boşalıyor. Bütün öğrenciler, hocalar namaz kılıyor diye namaz kılıyorlar. Bu milletin mayası Müslüman. Üniversitenin bahçesinde bir tane oğlanla kızı el ele dolaşırken göremezsiniz. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de o zaman bizim üniversitede Doçent. Birgün Hocaefendi beni İstanbul'a çağırdı."Gel, beni Adapazarı'na götür" dedi. Daveti alır almaz İstanbul'a geldim. Sabah namazını İskenderpaşa Camii'nde kıldık. Eve gittik. Hocaefendi, valide hanım ve ben. Kahvaltı yapıyoruz. Hocaefendi ile aramızda bir sehpa var. Hoca efendi "Ye Mustafa" diye kaşıkla yemek uzatıyor, ben yiyorum. Hocaefendi gözümün içine baktı ve: "Bursa'ya gitsek ne dersin?" dedi. "Emredersiniz" dedim. Hocaefendiye itiraz edince... Yine böyle bir bayram öncesi İstanbul'a geldim. Hocaefendi'nin elini öptüm. "Denizli'ye gideceğim" dedim "Gidecek misin?" dedi. "Gideceğim" dedim. Bir defa daha sordu. Üçüncüde de aynı cevabı verince Hocaefendi "Git bakalım" dedi ama bu sefer soğuk bir sesle. "İzin verirseniz, gideceğim" demiyorum. Çocuklar arabada beni bekliyor. Yola çıktık. Görüş mesafesi 2 metre. Öyle bir sis var. Eskişehir'e varmadan önce benim farlar söndü. Olsun, sis lambalarıyla idare eder gideriz dedim. Bu sefer. Lastik "fıssss" etti. Mevsim kış. Çocuklar perişan. "Bu ne iştir?" O zaman Hocaefendi'nin "Git bakalım" sözünü bir daha duydum. "Ben şu camiye gideceğim" dedim. Gittim. İmam hazırlıksız çıkmış. Vaaz ediyor ama cemaat uyuyor. Neyse geldi sarıkla cüppeyi bana verdi. Bayram namazını kıldırdım. Hutbeye çıktım. Cemaat canavar gibi. Herkes uyandı. Birbuçuk saat hutbe okudum. Hutbeden sonra beni bırakmak istemediler. Yolda çocukların olduğunu, arabamın lastiğinin patladığını, farlarının söndüğünü söyledim. "Biz yaparız" dediler. Bir Almancı beni evine götürdü. Sonra arabayı yapmışlar. Çocukları da getirdiler. Orada Bayram yemeği yedik. Tekrar yola çıktık. İkindi vakti Denizli'ye vardık. En çok sevdiği ilahi Ey Risalet Tahtının Hurşid-i Mah-ı Enveri Ey Risalet Tahtının Hurşid-i Mah-ı Enveri Vey nübüvvet mazharı, ahir zaman Peygamberi Hak Senin Şanında Levlâk okudu Ya Mustafa Yani Sensin nur Muhammed Kâinat'ın rehberi Sure-i Şemsi-d Duha geldi cemalin şanına Alemi kıldı münevver bu kemalin enveri Ya Rasulallah şefaat kıl Gazali hasteye Bir günahkâr ümmetindir, hem kamunun kemteri Cenaze namazı 14 Kasım 1980 Cuma günü İstanbul Süleymaniye Camii'nde muhteşem, mahzun, vakur ve edepli bir cemm-i gafir tarafından kılınarak, mübarek vücudu, Kanûnî Süleyman Türbesi arkasında, kendisinden feyz aldığı hocaları ve üstadlarının yanındaki istirahatgâhına defnolundu. İyi bir hattat idi, bana da yazı dersi verdi Bana yazı dersleri verdi. Hocaefendi aynı zamanda iyi bir hattattı. Hamit Aytaç (hattat) gelmiş de O'nun yanında da yazmış. O'nunla da ortak eserleri vardı. Allah nasip ederse, inşallah bana verdiği yazılarını neşredeceğim. Mesela Hocaefendi bir cümle yazar, "Bunu 20 kere yaz gel" derdi. Hocaefendi'nin hiçbir yemek seçtiğini hatırlamıyorum. Ne gelirse gelsin, "Yemeğin en güzeli hazır olanıdır" der, besmeleyi çeker, afiyetle yerdi. İtikafa girdiğimiz zaman tuz, su ve hurma ile iftar açardık. Hocaefendi hiç aksatmadan her Ramazan ayında itikafa girerdi. Ben de dedemin Denizli Yatağan'daki çilehanesinde girerdim. Vefatına yakın 4-5 sene kala izin vermedi. "Hayır buraya geleceksin, burada birlikte itikafa gireceğiz" dedi. İskenderpaşa'ya geldim. Birlikte girdik itikafa. Anayasa Profesörü ders aldı Bir gün Hukuk Fakültesi'nden hocam olan Anayasa Profesörü Selçuk Özçelik Hoca'ya Ahmet Davutoğlu Hoca'yı ziyarete gideceğimi söyledim. Özçelik "Ne olur beni de götür. Ben o yiğit insanı çok seviyorum" dedi. Sebebini de şöyle açıkladı: "Ahmet Davutoğlu Hoca, medeni kanunu eleştirdiği için mahkemelik olmuştu. Zengin Müslümanlar 'Sen hocayı savun, avukatlık paranı biz vereceğiz' dediler. Davaya girdim ki, bakan hakim, benim fakülteden öğrencim. Bana "Hocam sen merak etme. Davutoğlu hocayı kurtaracağım" dedi. Hoca'ya tam 3 defa, "Yani sen böyle demedin değil mi hocam, böyle diyen insanlar da var" dedi. Fakat Davutoğlu, "Hayır, bu eleştirileri ben söyledim" dedi. Önce Ahmet Davutoğlu'nu ziyaret ettik. Sonra Hocaefendi'ye geldik. Hocaefendi, devleti, devlet adamlarının adil olması gerektiğini, görevlerini, kuvvetler ayrımını anlatıyor. Selçuk Özçelik, "Hocaefendi'den ders almak istiyorum. Bu meseleleri bizden iyi biliyor" dedi. Müslümanlar birlik olmalı İskenderpaşa Camii görünmeyen üniversite olmuştu. Hocaefendi, camide pazar günleri ikindi namazlarını tâkiben devamlı ders verirdi. Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî hazretlerinin derlediği Râmûz el-Ehâdis isimli hadîs-i şerîf kitabını okuyup açıklardı. Müslümanların birlik ve berâberlik içinde bulunmaları gerektiğini bildirir ve şöyle derdi: "Görmez misin ki, yağmur ne kadar çok yağarsa yağsın, tânecikleri hemen birleşir, toplanırlar. Derken dereler, nehirler meydana gelir. Netîcede bunlar barajları doldurur. Enerji santrallerini işletir, arâziyi sular, şehirlerin elektriğini temin ederler. Bu nîmet sâyesinde insanlar rahata kavuşur, işleri kolaylaşır. Bu ne büyük bahtiyarlıktır. Bundan ibret almalı, birlik ve berâberliğimizi temine çalışmalıyız. Tek tek hareket edersek, hepimiz helâk oluruz..." Davasında samimiydi Mehmed Zâhid Koktu Hazretleri; güler yüzlü, sevimli bir zât idi. Mütevâzî, azîm sâhibi, hiç kimsenin gönlünü kırmaz, tanıdığına, tanımadığına selâm verir, güler yüz gösterir, gönüllerini alırdı. Hâfızası kuvvetli, konuşması samîmî idi. Çoğu zaman halk telaffuzu ile konuşur, karşısındakine konuşma fırsatı verir, kimseden bir şey istemezdi. Şeyhliğini ve makâmını büyük bir tevâzû ile gizlerdi. Gece ve gündüz ibâdetlerine riâyet eder, talebelerini de buna teşvik ederdi. Hayâtı boyunca pekçok talebe yetiştiren Hocaefendi'nin beş ciltlik Tasavvufî Ahlâk adlı eseriyle Duâ Mecmuası, Cennet Yolları ve Müminlere Vaazlar isimli eserleri vardır. Hazırladığı fakat henüz basılmamış olan başka eserleri de vardır. Sabah namazını kıldıktan sonra İskenderpaşa Camii'nde Esma-ı Hüsna'yı okurduk. Yani Cenab-ı Allah'ı güzel isimleri ile anardık. Zikirsiz sabah yoktu. Ümmügülsüm Camii'nde de İskenderpaşa Camii'nde de her sabah Esma zikri yapardık. Çünkü Peygamberimiz Efendimiz buyuruyor ki: "Sabah namazını kıldığınız camide işrak vaktine kadar zikirle uğraşırsanız, Hac ve Umre sevabı kazanırsınız" Hocaefendi, insanları sohbet esnasında eğitirdi. Yani, eğitimde Peygamber Efendimizin metodunu izlerdi... Alemlerin Sevgilisi'nin Medine-i Münevvere'de Ashab-ı Suffa'ya uyguladığı yöntemi... Bu metod, çıkar ve hesabiliğe dayanmayan bir yöntem.. Sevgi ve fedakârlık üzerine kurulmuş bir uygulama. Kendisine gelenlerin sıkıntılarını, büyük küçük bütün problemlerini dinler, kısa, ancak öz tavsiyelerde bulunurdu. Yakınlarına, talebelerine, dostlarına karşı son derece vefalı idi. Kimsenin kendisine gelmesini beklemez, tersine o yakınlarını arar ve ziyaret ederdi. Hocaefendi'nin kapısı gönlü gibi istisnasız ve protokolsüz herkese sonuna kadar açıktı." Milli Gazete
|

.png)


